Ortadoğu’da Değişen Dengeler ve Türkiye-İsrail Krizi

   
 

Türkiye ile İsrail arasında, İsrail’in Tel Aviv’deki Türkiye Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a düzenlediği “alçak koltuk oyunu” ile başlayan kriz İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın özür dilemesi sonucunda atlatıldı. Böylece, iki ülke arasında Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki “one minute” çıkışı ile başlayan ve bir şekilde “aşılan” krizler zincirine bir yenisi eklenmiş oldu.

Aslında, krizlere yol açan şey ne Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı’nı azarlaması, ne buram buram şövenizm ve şiddet kokan kalitesiz Türk televizyon dizileri ne de İsrail Dışişleri Bakan yardımcısı Danny Ayalon’un son tezgahı. Bütün bunlar, yalnızca, varolan ve gelişmekte olan bir krizin zaman zaman ortaya çıkan ifadelerinden başka bir şey değil.

Türkiye ile İsrail arasında yaşanan gerginliğin ardında, Ankara’nın, özellikle AKP iktidarı döneminde giderek netleşen yeni Ortadoğu politikası yatmaktadır. Asıl olarak Türkiye’nin 1980’lerin ikinci yarısından itibaren küresel ekonomi ile bütünleşmesinden kaynaklanan ve Özal döneminde başlayıp, kısa bir kesintinin ardından AKP döneminde yeniden canlanan bu politika, Türkiye burjuvazisinin ve devletinin Ortadoğu ve Kafkasya’daki ekonomik-siyasi etkinliğinin artmasını ifade etmektedir. Küresel sermayenin –ve onun öncü gücü ABD’nin- desteğini ardına almış olan Ankara’nın, bölgede giderek daha fazla etkinlik kazanmasından -başkalarının yanı sıra- en fazla rahatsız olan devlet de, doğallıkla İsrail olmaktadır.

İsrail’i en fazla rahatsız eden şey, Türkiye’nin bölgedeki etkinliğinin, Siyonist devletin kurulduğu günden itibaren yaptığı gibi kaba şiddet ve terör üzerinden değil; “yumuşak” ekonomik ve diplomatik yollarla artmasıdır. Ankara’nın başta İran ve Filistin Özerk Yönetimi ve Suriye olmak üzere bölgedeki devletlerle son bir kaç yıl içinde geliştirdiği sıkı ekonomik işbirliği ve İsrail’in Filistinlilere yönelik barbarca saldırılarına yüksek sesle karşı çıkması, Türkiye’nin bölge halkları içindeki popülaritesini arttırırken, İsrail’in yalnızlaşmasını hızlandırıyor.

Bu yalnızlaşma, İsrail’in Türkiye’yi eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görmemesine ve daha da hırçınlaşmasına yol açarken; bizzat bu hırçınlık –Ankara’nın sert tepkileri nedeniyle- sözkonusu yalnızlaşmayı daha da arttırıyor. Öte yandan, İsrail’de geçen yıl Netanyahu başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinin selefinden farklı olarak Filistin, Suriye ve İran konularında giderek kemikleşmesi, onun adına bir başka “talihsizlik” oldu. Zira İsrail’de faşistleri kapsayan bu koalisyon, Siyonist devletin başlıca desteği olan ABD’de –elbette burjuva emperyalist siyasi çerçevede- onun tersi politikalara yönelen (en azından bunu vaad eden) Obama’nın yönetime gelmesiyle ciddi bir uyumsuzluk oluşturmaktadır.

Irak “bataklığı”ndan çıkma planını çoktan açıklamış olan ABD’nin, gerek bu ülkede gerekse genel olarak bölgede istikrarın sağlanması işini üstlenecek bir ortağa ihtiyaç duyduğu açık. Bu “ortağın”, hem kendi iç sorunlarından hem de bölgesel dengelerden dolayı, Mısır ya da Suudi Arabistan olamayacağı ortada. Gazze’de Filistinlilere karşı giriştiği katliamla, yalnızca bölgedeki egemenlerinin değil ama halkların da haklı nefretini kazanan İsrail’in Ortadoğu’da bir istikrar ve güvenlik unsuru olabileceğini düşünmek için ise tam anlamıyla çılgın olmak gerek.

Ortadoğu’da küresel sermayenin, ABD’nin ve AB’nin gereksinim duyduğu “istikrarlı” bir ortamın yaratılmasında başlıca rol Ankara’ya düşmektedir. AKP, iktidarının ilk günlerinden başlayarak, özellikle İran, Irak, Suriye, Filistin ve Ürdün ile geliştirdiği ilişkilerle, Türkiye’nin Ortadoğu’daki yeni rolünün altyapısını oluşturmuştur. Ankara’nın bölgesel bir güç olarak yükselmesi; Irak’ın (özellikle de Kürt Bölgesel Yönetimi’nin) inşasındaki belirleyici rolü, Suriye, Lübnan ve Ürdün ile serbest ticaret anlaşmaları, İran ile yakınlaşması, Filistin Özerk Yönetimi’nin hamiliğine soyunması, Ermenistan ile ilişkileri “normalleştirme” yönünde attığı adımlar vb. İsrail’den çok kimi rahatsız edebilirdi ki?

Şimdi burjuva basın, Ankara’nın “son derece olgun” davrandığı ve İsrail’in özür dilemesiyle birlikte “krizin atlatıldığı” masalını okuyor ve ekliyor: Ama hiç bir şey eskisi gibi sıkı fıkı olmayacak.” Türkiye ile İsrail arasındaki çelişkilerin yalnızca yüzeysel görünümüyle ve son ifadesiyle sınırlı olan ve kimi “sol” çevrelerce de dile getirilen bu yaklaşım, yalnızca yanlış değil, aynı zamanda tehlikelidir de. Çünkü o, ABD emperyalizminin bölgedeki iki önemli kalesi arasında ortaya çıkan krizleri zaman zaman olabilecek geçici “kaza”lar, “her aile içinde rastlanabilecek bir olay”lar gibi göstermekte; onların ardındaki maddi ekonomik süreçleri, dolayısıyla da bu süreçlerin emekçilerin bilinçli sosyalist müdahalesi olmaması durumunda yol açacağı felaketleri gizlemektedir.

Sahneye çıkan Türkiye, içe kapanan İsrail

Üzerinde düşünülmesi gereken şey, İsrail’in “üst üste sergilediği hatalar” ve onların olası sonuçları değil; bu “hata”ların neden son birkaç yıldır üst üste sergilenmeye başlandığıdır. İsrail’in giderek “hırçınlaşması” ve “üst üste hata yapması”, örneğin, onun “yükselen” Türkiye karşısındaki “aşağılık kompleksi”nden kaynaklanmıyor (bunu, yalnızca, kendi kendini gaza getiren budala Türk milliyetçileri iddia edebilir). İsrail’in hırçınlaşmasının ardında, kapitalizmin küresel dinamiklerinin, en gerici ulusalcılık üzerine kurulu bu devletin temellerini çatırdatmaya başlaması yatmaktadır. Ufku Siyonist ulusalcılıkla sınırlı İsrail yönetiminin Ankara’ya saldırmasının nedeni, Türkiye’nin, yine aynı küresel dinamikler üzerinde onun burnunun dibinde –üstelik de düşmanlarıyla sıkı ilişkiler kurarak- yükselmesi ve Siyonist devletin kaçınılmaz çözülüşünü, deyim yerindeyse, onun gözüne sokmasıdır. Nasıl mı? İsrail’in taş taş üstünde bırakmadığı Gazze’de başta tekstil olmak üzere yatırımlar yapmayı planlayarak; İsrail’in resmen savaş halinde olduğu Lübnan, Suriye ve Ürdün ile serbest ticaret ve vizesiz dolaşım anlaşmaları imzalayarak; İsrail’in baş düşmanı İran ile ekonomik ve diplomatik ilişkilerini yoğunlaştırarak; nihayet, Kürt Bölgesel Yönetimi topraklarındaki ekonomik ve siyasi etkinliğini İsrail aleyhine arttırarak... İsrail, özellikle Türkiye-Suriye-Lübnan-Ürdün yakınlaşmasından tedirgindir. Nasıl olmasın ki? İsrail burjuvazisi, burnunun dibindeki pazarları, onları küresel sermayeye açan Türkiyeli kapitalistlere kaptırıyor; bu ülkelerle onlarca ikili anlaşma imzalayan ve vizeleri kaldıran Ankara yatırım yaparken Tel Aviv kavga ediyor; Türkiye bölgesel ekonomik-siyasi entegrasyon peşinde koşarken, İsrail içe kapanıyor.

Bu iki ülkenin küresel kapitalist işleyişi içindeki farklı konumları, Tel Aviv ve Ankara hükümetlerinin yaşanan gerginlikleri kendi iç politikalarında nasıl kullandıklarına da yansıyor. AKP hükümeti sürece küresel ve bölgesel ölçekte yaklaşır ve “düşman” söylemine hemen hiç yer vermezken, İsrail’deki ırkçı- dinci ulusalcı yönetim giderek daha fazla “ulusal güvenlik”, “vatan-millet” ve “ölüm-kalım” edebiyatına başvurmaktadır. Bir başına bu durum bile, iki devletin konumu hakkında bir fikir veriyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin II. Dünya Savaşı sonrasında ABD emperyalizmi ile girdiği stratejik ilişki ve İsrail-ABD ittifakı, ABD-TC-İsrail arasında sağlam bir stratejik ittifakın oluşmasına ve neredeyse 50 yıl boyunca sürmesine yol açmıştı. Bütün bu dönem boyunca yüzü Batı’ya dönük bir ulusal kalkınma modeli uygulayan Türkiye’nin Ortadoğu’ya ilgisi neredeyse yalnızca “komünizmle mücadele” ve Kürtlerle sınırlıydı. Filistin topraklarının emperyalistler ile Kremlin bürokrasisi arasındaki anlaşma eliyle zoralımı üzerinde yükselen İsrail devleti de, Suriye, Ürdün ve Mısır aleyhine genişleme peşinde koştuktan sonra, bugünkü Filistin Özerk Yönetimi’ni de kapsayan sınırlarına ulaştı. Bütün bu yıllar boyunca Türkiye, İsrail’in örtülü ya da açık destekçisiydi; çünkü Suriye ve Mısır “komünist şeytan” SSCB’nin güdümündeydi.

Ancak bu durum, küreselleşme süreciyle birlikte, özellikle de SSCB’nin çöküşünün ve Irak’ın işgalinin ardından köklü biçimde değişti. Türkiye burjuvazisi ve devleti, kimi bocalamaların ardından, küresel sermaye ile bütünleşti ve onun bölgesel aktörlerinden biri olarak Ortadoğu’da yükselmeye başladı. Ankara, kapitalizmin küresel dinamiklerine uygun bir yol izler ve ulusal korumacılığın son kalıntılarını ortadan kaldırarak onun gereklerini yerine getirmeye çalışırken, Tel Aviv, dünya kapitalizmiyle son derece sıkı ilişkilerine rağmen, İsrail devletinin kuruluşuna damgasını vuran ırkçı-dinci ulusalcı çerçeveyi kıramamaktadır.

Okurlarımız, daha önceki yazılarımızda Ankara’nın “açılım” politikasını değerlendirirken, ısrarla, sürecin belirleyici dinamiğinin “dışarıda”, küresel ekonomik – siyasi dinamiklerde aranması gerektiğini vurguladığımızı anımsayacaktır. Türkiye ile İsrail arasındaki mesafenin giderek açılması da aynı dinamiklerin ürünüdür.

Ortadoğu’da hassas dengeler

Ancak hiç kimse, kapitalizmin küresel dinamiklerinin Ortadoğu’da yol açacağı değişimlerin “küçük kazalar” ile sınırlı kalacağını ve bölgeye “barış ve istikrar” getireceğini düşünmesin. Eğer kapitalizmin aşırı yoğunlaşmış ve Ortadoğu ile Kafkasya’da daha şimdiden çok sayıda emperyalist askeri müdahaleye ve etnik ya da dinsel çatışmaya yol açmış olan çelişkileri büyük güçler arasında daha kapsamlı açık bir çatışma noktasına ulaşmamışsa, bunun tek nedeni, hiç bir emperyalist devletin ABD ile boy ölçüşebilecek güce sahip olmamasıdır. Ama bu durum, kalıcı bir barışın varlığını göstermiyor. Rakip emperyalist güçler, bir yandan kapitalizmin kan damarlarını ifade eden petrol ve doğal gaz hatlarını birlikte inşa eder ve korurken, aynı zamanda, dişlerini sıkarak bu kaynaklara tek başına sahip olacakları günü bekliyorlar. Bunu da, elbette, oturarak değil, birbirlerinin alltını oymaya çalışarak, küresel ve bölgesel müttefikler arayarak ve silahlanarak yapıyorlar. Küresel sermayenin ABD önderliğindeki kesiminin böylesi bir ortamda Türkiye eliyle geliştirilmeye çalıştığı bölgesel işbirliği ve entegrasyon projeleri ya da Türkiyeli egemenlerin “yumuşak bölgesel güç” olma yönelimi ve ekonomik siyasi hesapları; sürmekte olan işgal ve çatışmalarla karşılaştırılamayacak felaketlere yol açarak kopacak bir pamuk ipliğine bağlıdır.

Son 40 yıl boyunca yaşanan kitlesel yoksullaşmanın, sefaletin, etnik ve dinsel boğazlaşmaların ve emperyalist işgallerin, kapitalist küreselleşmenin insanlığı ne tür bir felakete sürüklediğinin açık göstergeleri olduğunu –kimi bujruvalar da dahil- aklı başı yerinde herkes görüyor. Onların tarihin gidişini geriye çevirip “eski güzel günlere dönmek” isteyen bir kesimi, işçilere, yeniden ulusal hapishanelere kapanmayı; yani, güçlü küresel sermaye tarafından değil ama burjuva devletin koruması ve sendikacı gardiyanların gözetimi altında “kendi” kapitalistlerimiz tarafından sömürülmemizi öneriyor. Bunu da, sözde emperyalizm karşıtlığı ve “ilericilik” hatta “sosyalizm” adına yapıyor (en fazlasından mutlak bir sefalete, buna karşı direnen emekçiler üzerinde azgın baskıya ve halkların birbirinden yalıtılmasına hizmet edecek bu küçük burjuva ulusalcı “çözüm”ün gerici karakterini daha önceki yazılarımızda yeterince açıklamıştık).

Biz ise, sermayenin özü gereği küreselleşmeci dinamikler barındırdığını savunuyor ve son 40 yıla damgasını vuran küreselleşmenin üretici güçlerin gelişimi üzerine kurulu kaçınılmaz bir süreç olduğunu; onun altında yatan bilimsel – teknolojik devrimlerin sosyalizmin maddi alt yapısını sağladığını savunuyoruz (buradan hareketle, bizim kapitalist küreselleşmeyi savunduğumuz sonucunu çıkartmak için ya budala ya da bilinçli bir yalancı olmak gerek). Ama üretici güçlerin, kapitalizmin “üretim sürecini devrimcileştirmeksizin varolamayacağı” gerçeği üzerinde yükselen bu gelişmesi, bizzat aynı sistemin özel mülkiyet ve ulus devlet temeli üzerinde kurulu olmasıyla çelişmektedir. Akıl almaz ölçülerde artan üretimin artık küresel ölçekte gerçekleşiyor olması ile devasa oranlarda büyüyen toplam servetin giderek daha az sayıda insanın elinde toplanması ve sermayenin farklı kesimleri arasındaki çelişkiler, kaçınılmaz biçimde, krizlere ve üretici güçlerin (makinelerin, teknolojinin, doğanın ve canlı emeğin, yani bütün kültürel birikimiyle insanların) yıkımına yol açmaksızın çözülemez (küçük burjuva ulusalcıların hayalleri de ancak böyle bir yıkımın ardından gerçekleşebilir).

Marksist çözüm

Bütün bu nedenlerden dolayı, işçi sınıfı, burjuvazinin hem dünya egemenliği peşinde koşan emperyalist kesimlerinin liberal politikalarına hem de küresel kapitalist rekabette güçsüz kesimlerinin ulus devlet hapishanelerini yükseltme planlarına karşı mücadele etmelidir. İşçi sınıfının enternasyonalist ve sosyalist bir perspektif taşıması gereken mücadele programı son derece gerçekçi ve ilericidir. Bu program, üretici güçlerin bütün insanlar için yeterli miktarda ve kalitede mal ve hizmet üretebilecek düzeyde gelişkin olduğundan; ulaşmış olduğumuz teknolojik gelişmenin mal ve hizmetlerin dünya çapında üretimini ve dağıtımını mümkün kıldığından ve üretim araçlarının bir avuç burjuvanın mülkiyeti ve denetimi altında olmaktan kurtarılarak bütün insanlığın ortak malı olması gereğinden yola çıkar. İnsan soyunun maruz kaldığı bütün felaketlerin kaynağı olan burjuva özel mülkiyet ile birlikte devletin de işlevi ortadan kalkacak, insanlık sermayenin egemenliğinden bütünüyle kurtulacaktır.

Ortadoğu’yu ve dünyayı kapitalizmin sürüklediği yeni felaketlerden kurtarmak, yalnızca bu tür kapitalizm karşıtı, enternasyonalist ve devrimci bir perspektifle mümkündür; bütün uluslardan, dinlerden ve etnik kökenlerden emekçiler, yalnızca böylesi bir perspektif altında kalıcı biçimde bir araya gelebilirler. Bu gerçekleşmediği sürece, küresel sermayenin gereksinimleri doğrultusunda Türk, Arap, Kürt, Musevi vb. halklar arasında sağlanacak her türlü “entegrasyon” ya da barış, yalnızca geçici bir karakter taşıyacak, bir sonraki boğazlaşmaya kadar sürecektir.

   
   
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
     
 

Sosyalizm

 
 

19 Ocak 2010