Bir 8 Mart Yazısı

   
 

Kadın Cinayetleri Politiktir!

Bir 8 Mart yazısına, her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında yer alan haberler ve istatistiklere yansıyan bilgiler ışığında Türkiye'de ortalama her ay 10 kadının öldürüldüğünü söylemekle başlayalım. 2009 yılının verilerine baktığımızda ise, 198 kadının öldürüldüğü gerçeği ile karşılaşıyoruz. Kadın cinayetlerinin failleri ise çoğunluk kadının ailesinden bir erkek, kadının erkek arkadaşı ya da eşi. Bahaneler ise ortak, 'kadınlık görevini (!) yapmıyordu, namusumu temizledim, beni aldattığından şüpheleniyordum'. Üstelik ceza hakiminin kararına göre bu bahaneler, hafifletici sebep ya da ağır tahrik olarak değerlendirilebiliyor. Ağır tahrik, katilleri, hafifletici sebep indirimlerinden yararlandırırken, yeni kadın cinayetlerinin de yaşanmasının önünü açıyor.

Kadınların maruz kaldıkları cinsiyetçi baskı, taciz ve tecavüz istatistiklerine göz atmaya devam edelim. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün 2006 verilerine göre Türkiye'de her yıl 200 bin kadın tecavüze uğruyor ve tecavüze uğrayan kadınların yarısının 18 yaşın altında olduğu ifade ediliyor. Evli kadınların ise yüzde 15'i eşleri tarafından cinsel şiddete uğruyor. Bunun rakamsal ifadesi en az 1 milyon 850 bin kadının eşleri tarafından cinsel şiddete uğradığıdır.

Çalışan kadınlar için ise işin bir başka boyutu; iş yeri tacizleri. Kadınlar iş yerinde uğradıkları ücretli emek sömürüsünün yanı sıra, tacizlerle de karşı karşıya kalıyorlar. Eğitim-Sen'in 2009 yılında yaptığı "İş Yeri Taciz Araştırması"'nda kadınların %44.9'u az, %12'si genellikle, %2.4'ü çok sık bir şekilde iş yerinde tacize maruz kaldıklarını ifade etmişler. Yani bu oran çalışan kadınların yaklaşık %60'ının bir şekilde tacize uğradıklarının açık ifadesidir.

Kadınlar, Eşcinseller, Transeksüeller ve Seks İşçileri

Cinsel tercihleri sebebiyle öldürülen eşcinsel ve transseksüellerin yaşamı ise bir kadının yaşantısından çoğu kez daha ağır. Geçtiğimiz yıl içerisinde sadece 35 kişinin cinsel tercihleri sebebiyle öldürülmesi "nefret suçlarını" görünür kılıyor. Özellikle İstanbul'da yaşayan eşcinseller sadece sokakta dolaştıkları için, kabahatlar kanunu bahane gösterilerek gözaltına alınabiliyorlarken asılsız gerekçelerle trafik cezasına dahi maruz kalabiliyorlar.

Hatırlayanlar olacaktır. 2009 yılının son günlerinde "Hasta Tutuklulara Özgürlük Platformunda" eşcinsellere karşı açık bir saldırı yaşanmıştı. Çoğunluğu kendilerini 'sol' olarak ifade eden yapı ve siyasi partilerin katıldığı bu platforma destek vermek amacıyla katılan bir eşcinsel örgütü olan Kaos GL'nin platformda söz hakkı engellenmişti. Nedeni de platform kurucularının eşcinselleri gerçek bir birey olarak görmemekte ve sağlıklı bir insan olarak kabul etmemekte diretmeleriydi. Bu olaydan sonra eleştiri vererek platformdan ayrılan gruplar olduğu gibi bu saçma sapan cinsiyetçi uygulamaya ses çıkarmayan yapı ve siyasi partiler de oldu. Cinsiyetçilik ve homofobi konusunda sessiz kalan yapıların adlarını halen platformda görmek mümkün. Olayın ardından 'Yürüyüş Dergisi' eşcinsellerle ilgili ürkütücü görüşlerini açıklamış ve görüşlerinin devrimci olduğunun iddia etmişlerdi. Türkiye'de eşcinsellerin hakları konusundaki önemli tabular ve homofobi 'sol' siyaset içinde de ciddi bir önem arz ediyor.

Örgütlenmeleri engellenen ve dernekleri kapatılan eşcinseller ve transseksüeller, İş bulmak konusunda çok daha zor durumdalar. Bu nedenden dolayı iş bulamayan bu çoğunluğa, seks işçiliği yapmaktan başka bir şans kalmıyor.

Seks işçisi demişken sadece İstanbul'da çalışan seks işçilerinin % 0.5'inin yasal olarak çalışabildiğini ekleyerek devam edelim. Bu küçük orandaki yasallık elbette ki devletin seks işçilerini düşünmesiyle gerçekleştirilmedi. Sadece erkek müşteriler düşünülerek, erkeklerin, cinsel hizmeti, özgürce satın alabilmesi için izinli çalışan genelevler kuruldu. Öte yandan baktığımızda, seks işçisi bir kişinin vatandaşlık ve insanlık haklarının ciddi bir ölçüde kısıtlanmış olduğunu görmek mümkün. Örneklendirecek olursak, kimlikleri olmayan seks işçileri vesikalarla işaretleniyor, evlenmelerine izin verilmiyor, genelevden ayrılmak ise devletin vereceği yasal izinle mümkün.

Yasal olarak çalışan seks işçileri çok kötü koşullarda çalışırken çoğunun, sağlık sigortası dahi yok. Seks işçisi kadınların maruz kaldıkları taciz ve tecavüzün, yasada hiçbir karşılığı olmadığı halde çoğu durumda doğal karşılanıyor. Bilindiği üzere, tecavüz mağdurunun hayat kadını olması halinde cezanın indirilmesini öngören Türk Ceza Kanunu'nun 438'inci maddesi, TBMM tarafından 1990 yılında yürürlükten kaldırılmıştı.

Cinsiyetçi İşbölümü ve Artı Değer Sömürüsü

İşçi ve emekçi kadınların yaşadıkları sömürünün bir diğer ayağı da, sınıflı toplumların dayattığı cinsiyete göre iş bölümüdür. Bir erkek işçi gibi kadın işçinin de artı değerine el koyan kapitalistler, kadın işçiler için daha düşük ücretli çalışmayı uygun görür. Her ne kadar Türkiye, eşit değerde iş için kadın ve erkek işçiler arasında ücret eşitliğini sağlayan ILO sözleşmesini 1966 yılında onaylamış ve çalışma yasasında bu eşitlik ilkesini benimsemiş olsa da, kadın ve erkek işçiler için cinsiyetçi uygulamalar gün gibi ortadadır. Sözlerimizi vereceğimiz istatistiklerle temellendirelim. 2009 yılında istihdama katılan kadınların oranı %21.6. Kadınların sınıf ile bağlarının ne kadar zayıflatıldığı gerçeği, yıldan yıla eriyen kadın istihdamı oranlarıyla açıkça görünür. 1990 yılında yüzde 34.1, 2002'de yüzde 26.9, 2004'te yüzde 25.4, 2008'de ise yüzde 24.5 olan kadın istihdamı istatistikleri yukarıda izah ettiğimiz durumun resmi kanıtlarıdır.

Kırsal alanda çalışan kadınların % 84'ü tarım alanında çalışıyor. Ancak tarım sektöründe çalışan kadınların %77'si ücretsiz aile işçisi statüsünde. Diğer sektörlerde çalışan kadınların yüzde 44'ü ücretsiz aile işçisi iken, ücretli çalışan kadınların da yüzde 58'i kayıt dışı. Yani herhangi bir sağlık ve iş güvenceleri bulunmuyor. Kentte yaşayan en az lise mezunu erkeklerin % 9.6'sı işsizken kadınlar da bu oran neredeyse iki katına çıkarak, %17 oluyor. Serbest piyasa ekonomisinde kadın işçinin de kadın işsizin de erkeklere oranla işlerinin daha zor olduğu görünüyor.

Kadın ve Aile: Kadının Buharlaşan Emeği

Kadının aile içindeki statüsü de cinsiyetçi bir tablo çizer. Aile, temellerini kadının üzerinden kurar, kadının üzerinden yükselir. Kadın, ailenin küçük ekonomisinin planlanmasında ve kapitalizmin küresel ekonomisinin dengelenmesinde kilit önemi teşkil eder. Toplumsallaştıramayan ev işleri ve çocuk bakımı, kadının görevi olarak sunulur. Kadınlık görevinin yerine getirilmemesi, yani evin, ortak alanın kirli olması, çocuklarla yeterince ilgilenilmemesi, eşin gömleğinin ütülenmemesi çoğu kez boşanmak isteyen erkeğin haklı gerekçelerinden kabul edilmiştir. Toplumsallaştırılması durumunda ev işleri ve çocuk bakımının sorumluluğu, kapitalist ekonomi içerisinde patrona ya da devlete artı bir maliyet olacağından dolayı bu artı maliyet bugün kadının görünmeyen emeğini ortaya çıkarır. Ücretlendirilmeyen emek kadının görevi olarak algılanır.

Aile reisliği kavramı bilindiği üzere 1 Ocak 2002'de Türk Medeni Kanunu'ndan çıkarılmıştır. Aile hukukunun 3. bölümü olan, Evliliğin Genel Hükümleri madde 186'da 'evliliğin eşler tarafından birlikte yönetileceği' ibaresi açıkça yer alır. Ancak kadına çoğu kez cinsiyetçi iş bölümü dayatılması nedeniyle kadın ya daha düşük ücretli işlerde çalışacak ya da istihdama katılamayarak ev ekonomisi içerisinde yalnızca hizmetçi rolünü oynamayı sürdürecek. Böylelikle, fiili olarak aileyi temsil hakkı da karar hakkı da erkek olan kocaya ait olacak. Aile hukukunun, Birliğin Korunması Bölümü 165. maddede, 'Evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemesi veya evlilik birliğine ilişkin önemli bir konuda uyuşmazlığa düşülmesi halinde, eşler ayrı ayrı veya birlikte hakimin müdahalesini isteyebilirler.' ifadesi yer alır. Evliliğin birliğinden doğan yükümlülükler oldukça geniş bir kavramdır. Özel olarak bu yükümlülükler tanımlı değildir. Ancak 2009 yılında Bolu'da yeni evli bir çiftin birleştirilerek görülen evliliğin iptali ve boşanma davasında Bolu Aile Mahkemesi tarafından bu yükümlülüklere bir yenisi eklendi.

Olaya kısaca bir göz atmakta yarar var. Karısının bakire olmadığını ifade eden koca evliliğin iptalini ister. Kadın ise bu olaydan sonra bakire olduğuna dair bir rapor alır ve boşanma davası talep eder. Bolu Aile Mahkemesi iki davayı birleştirerek görür ve sonuçta; bakireliği, 'kadın da bulunması lazım gelen vasfın bulunmamasından dolayı' evliliğin geçersiz olduğunu beyan eder.

Ailenin kadının üzerine yüklediği vasıflar çoğaltılabilir, bekaret, ev işleri, çocuk bakımı...

Annelik Çıkmazında Kadın

Türkiye'de politikacılar en az üç çocuk çağrısını yinelemekte bir sakınca görmüyorlar. Cinselliği çoğalmak amacıyla yapılan bir eylem olarak algılayan, ekonomiye can katmak için kadının bir deney hayvanı gibi üretilmesi koşulunu salık verenler, çocuk bakımının bütün bir sorumluluk olarak anne olan kadının üzerine kaldığından habersizmişçesine davranıyorlar. Özel sektörde çalışan çoğu kadın çocuk sahibi olmak istediğinde işlerinden ayrılıyorlar. Gebelik süresinin son zamanına dek çalışarak kendi sağlıklarını tehlikeye atıyorlar.

Yasal izinlerden yararlanan kadınlar için ise doğum izinleri şöyle; Devlet Memurları Kanununa göre çalışan kadın memurların, doğum öncesi 3 hafta, doğum sonrası 6 hafta ücretli izin ve 1 yıl ücretsiz izin hakları bulunuyor. 1475 sayılı İş Kanununa göre çalışan kadınların ise, doğum öncesi 6 hafta doğum sonrası 6 hafta ücretli ve 6 ay ücretsiz izin hakları vardır. Burada çalışan kadın çocuğun tüm sorumluluğunu daha gebelik döneminde edinmiştir. Çünkü hamilelik izni yalnız kadın çalışanlar için geçerlidir. Bebeğin babasına yasal olarak doğum izni yoktur. Yalnızca 657 sayılı kanunla çalışan erkek memurlar için 3 günlük doğum izni kararlaştırılmıştır. İş yasasında bu konuda herhangi bir yasal düzenleme yoktur.

Cinsellikle ilgili hiçbir nitelikli eğitimin verilmediği, doğum kontrolü yöntemlerinin paralı ve pahalı olduğu Türkiye'de 1983 yılında kürtaj, steril ortamlarda uygun şekilde yapılması şartıyla serbest bırakılmıştır. Ancak birçok ülkede olduğu gibi kürtaj Türkiye'de de genel kabule göre günahtır ve kısıtlı bir süre içinde uygulanma şansı vardır. Tıbbi zorunluluk bulunmadığı halde 10 haftayı geçen gebeliğin sona erdirilmesi kadının rızası ile olsa bile kürtajı gerçekleştiren kişi hakkında iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı ve kadına da bir yıla dek hapis ve para cezası öngörülür. 10 haftalık bir süre 2 ,5 aydır. 2,5 ayda bir kadının gebe kaldığını anlaması ise her daim mümkün olmayabilir. Bu durumda gebeliğini sonlandırmak isteyen kadının tek şansı yasal olmayan belki de sağlık koşullarının tam olarak sağlanmadığı bir poliklinikte yüksek bir ücret ödeyerek ve sağlığını tehlikeye atarak kürtaj olmasıdır. İlgili kanunda bir suç durumunda mağdur durumundaki kadının gebeliği için ise 20 haftalık bir süre ön görülmüştür. 20 haftayı aşan gebelik tecavüz neticesinde gerçekleşmiş olsa bile sonlandırılamayacaktır.

Evli kadınlar için kürtaj durumu erkek kocanın iznine bağlı kılınmıştır. Kadının kendi bedeni ile ilgili bir kararın kocanın izninin dahilinde gerçekleştirilmesi son derece gerici bir uygulamadır. Türkiye'de evli kadınların %15'inin kocaları tarafından tecavüze uğradığı istatistiki bilgisini burada yeniden tekrarlayalım.

Bir 8 Mart Daha...

100. Dünya Emekçi Kadınlar Günü bu yıl yine buruk geçecek. Kapitalist mülkiyet ilişkilerinin, yaşadığımız, tanıklık ettiğimiz, çoğu kez okuduğumuz kadın cinayetlerine, iş cinayetlerine, taciz ve tecavüzlere sebep olduğunu biliyoruz. Kapitalin kadınlar, translar, eşcinseller üzerinde yarattığı eril şiddet, geçen yüzyıl içerisinde azalmak bir kenarda dursun daha da güçlenerek hayatlarımızda yerini koruyor. Kapitalizmin doğaya, kadına, aşka, cinselliğe karşı olan düşmanlığı daha da vahşileşerek evriliyor.

Bu yılda 8 Mart'ta, geçtiğimiz yılın Eylül ayında İstanbul'da yaşanan sel felaketinde evlerine yük aracıyla bırakılmaya çalışılırken boğularak ölen yedi kadın işçinin, İran'da İslami rejime karşı geldiği için polis tarafından vurularak öldürülen Nida'nın, geçtiğimiz ay Antalya'da ki evinde travesti olduğu gerekçesiyle boğazı kesilerek öldürülen Derya'nın, tecavüze uğrayan, taşlanarak öldürülen, iş cinayetlerine kurban giden, sünnet edilen milyonlarca kadınların anısını hatırlayacağız. Bu yılda tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, ücretli emek sömürüsüyle birlikte cinsiyetçiliğe, homofobiye, devletlerin kadınlar üzerinde ki eril uygulamalarına karşı çıkacağız. Ücretsiz doğum kontrolü ücretsiz kürtaj hakkımıza sahip çıkacağız. Bu yılda önce ki yıllar da olduğu gibi, 'bedenimiz bizimdir, kadın cinayetleri politiktir' diyeceğiz. Tüm bu yaşananların ardında ki asıl suçlunun adını söyleyeceğiz. Kapitalizme ve onun eril dünyasına karşı bu 8 Mart'ı da emekçi kadınlar günü olarak kutlayacağız.

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN...

   
   
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
     
 

Zeynep Sencer

 
 

8 Mart 2010